“Tehlike Geliyorum Demez” Gelir

Bu haber 31 Ekim 2018 - 9:27 'de eklendi ve 34 kez görüntülendi.

Her insan, yaşamları boyunca sağlıklı, rahat, huzurlu, güven ve emniyet içinde bir hayat da sürdürebilir, sağlıksız, huzursuz ve emniyetsiz bir hayat da sürdürebilir. Ancak, insanoğlu, önlenebilirliği kendi elinde olan bazı tehlikeleri de önlemek ve gereken tedbirleri almakta çeç kalmaması gerekir. “Aman sendecilik, bana bir şey olmaz” diyenler ve en önemlisi de, dinini, imanını, aklını, zekâsını ve düşüncesini para karşılığı değiştirmiş olmamak da gerekir. Aklını kullanan, zekâsını işleten, geleceğin planlarını yapan kim olursa olsun, hangi makam ve mevkide bulunursa bulunsun milletini ve ülkesini gelebilecek tehlikelere karşı korumakla yükümlü olduğunu unutmamalıdır.

Düşünsenize! Bir sabah yatağınızdan kalktığınız, suların akmadığını, elektriklerin kesik olduğunu, doğalgazın yanmadığını görüyorsunuz. Merakla hemen camdan dışarıya bakarsınız değil mi? Ama sokaklar bomboştur, etrafta sanki ölüm sessizliği vardır! Hemen içeri gidip telefonu elinize alıyor ve ne olduğu hakkında birilerinden bilgi almaya çalışacaksınız, ama oda ne? Telefonlar da çalışmıyor. Sonra hava biraz aydınlanınca sokak ve caddelerde insanların koşuşturduğu görülür.

Hemen babadan hatıra kalan ve pille çalışan radyoyu açıyorsunuz ve öğreniyorsunuz ki, yabancı devletler, yaşadığınız ülkeye her çeşit malın satışını ya yasaklamışlar ya da geçici olarak durdurmuşlar! Petrol, doğal gaz, her çeşit gıda maddeleri, v.s. Bu durumda ülkeyi yönetenler de, ne olur ne olmaz diye bütün ürünlerin tüketilmesinde kısıtlamaya gitme mecburiyetinde olduğunu açıklayarak bazı önlemler almaya başlamıştır. Bundan dolayı da insanlarda panik havası oluşmuş ve fırınlar ekmek çıkarmamış, dükkânlar kepenklerini açmamış, kahvehaneler kapalı, ulaşım araçları da çalışmıyor, millet panik halinde bakkallara, marketlere, manavlara, börekçiye ve pastahanelere koşuyor, yiyecek ve içecek bulmak için oradan oraya… Herkes birbirine bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyor…

Olmaz dememek olursa ne yaparız diye kafa yormak gerekir. Eğer bir ülke hiç bir şeyi üretmeyip de her şeyi dışardan alıyorsa, yani demem odur ki, “taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyorsa” o ülkede yaşayan herkes bu tür olumsuzluklarla karşı karşıya gelme tehlikesi endişesi taşımalıdır. Bir ülke, hele hele gıda ürünlerini kendisi üretmiyor da, dışarıdan alıyorsa, sanayisi ithal edilen doğalgaza dayalı ise, o ülkede en ufak bir olumsuzluk olduğunda veya dışarıdan ülkeye herhangi bir gıda ürünü de gelmiyorsa, özellikle o ülkenin metropollerinde yaşayan insanların hallerini varın sizler düşünün.

Hiç bir zaman “olmaz olmaz” dememek gerekir. “ya olursa”? demek gerekir ki, ülkeyi yönetenler de ülkesinin ekonomisini dışa bağımlı hale getirilmemesi için, köylüsüne, çiftçisine, tarımına, sanayisine, hayvancılığına destek vermeli ve bunlarla uğraşanlar da mağdur edilmemelidir. Ülkesinin kalkınmasına, halkının refahına ve asayişine önem veren ülke yöneticileri, ekonomik bağımsızlığı olan ülkelerin, askeri ve ticari yönden de, dünyada söz sahibi olduklarını, bu nedenle itibarlarının da yüksek olduğunu bilirler ve o doğrultuda plan ve projeler geliştirip uygulamaya koyarlar.

Ülkeler arası anlaşmalarla bir veya birden çok ülke ile ticaret yapılması gayet normaldir. Ama bir ülkenin nerdeyse her şeyi dışarıdan alması o ülke için normal midir? Bir ülkede, tarım alanları ranta açılıyorsa, meralar ve yaylalar beton yığını haline geliyorsa, o ülke de, hayvancılık da, tarım da, çiftçilik de, dolayısıyla sanayi de ölmüş, ruhuna fatiha okunacak hale gelmiş demek değil midir?

Yukarıda bahsettiğim tehlikeler, öğle hafife alınacak, önemsenmeyecek tehlikeler olarak algılanmamalı. Bu tür tehlikeler hemen hemen bütün ülkeler için olacak ve yaşanabilecek tehlikelerdir. Ülkelerin yaşayabileceği tehlikeler, bir tek ekonomiyle de sınırlı değildir. Ülkemiz, 1999 depremini görmüş ve yaşamıştır. Depremden sonra ortaya çıkan acıklı manzara, binaların depreme dayanıksız oluşları ve yerle bir olmasını o günleri yaşayanlar olarak unutmamız mümkün değildir.

Onun içindir ki, insanları büyük şehirlere, metropollere doluşturmadan önce, yerleşim planları insanların güvenliği, huzuru ve refahı göz önüne alınarak yapılmalı, emniyetli ve güvenli evlerde, binalarda ikamet etmeleri sağlanmalıdır. İnsanlar, ikamet ettiği evlerinde “bir deprem anında evim başıma yıkılır mı?” korkusu taşımadan güven içinde oturmalı. En küçük bir deprem olması halinde bile insan yığınlarının panik içinde sokaklarda nasıl oradan oraya bilinçsizce koşacaklarını yaşanan deprem tecrübeleri bizlere göstermiş olmalı.

İnsanlara sorsanız! Hepsi alim ve ulama. Hemen hemen bütün işlerin erbabı ve ustası… Ama yapılanlara ve uygulamalara bakınca, seviyenin yerlerde süründüğü de bir gerçek. Fakat bazı işler de vardır ki, mesela derelerin suyunun kurutulması, orman ağaçlarının kesilerek ve yakılarak yok edilmesi, tarlaların ranta açılması, tarım alanlarına santraller yapılmaya çalışılması, dağları ve tepeleri maden ocaklarından çıkan zehirli gazlarla canlıların yaşamasına imkan vermez hale getirilmesi gibi… Ve de, ülkenin ve milletin geleceğini ilgilendiren birer tehlike sinyalleri değilmiş gibi halka yansıtılmaya çalışılması…

Unutmayınız! “Tehlike geliyorum demez, gelir

Salih Daldaban
Salih Daldaban[email protected]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.